Tunç Başaran'ın, Kemal Demirel'in romanından uyarlanan filmi, savaş yıllarında İstanbul'da eski bir konağa açılıyor. Konağın her odasında başka bir hayat, başka bir yoksulluk var. Hikayeyi bu odaların arasında dolaşan küçük Kemal'in (Emin Sivas) gözünden izliyoruz. Çocuk yaşadığı şeyin adını koyamıyor. Ama biz koyuyoruz ve içimiz sızlıyor.
Bu film için "nostaljik" demek haksızlık olur. Nostalji geçmişi cilalar. Burada ise cila yok, tek bir çatı altında ayakta kalmaya çalışan insanlar var. Paylaşılan ekmek, paylaşılan umut, duvardan duvara geçen sesler, kapısı hep aralık komşuluk. Şimdi herkes kendi dairesinde, kendi kapısının ardında yaşıyor. Birbirinin haline değil, birbirinin Wi-Fi şifresine ihtiyaç duyan komşular olduk. Bu yüzden film bana bir hikayeden çok, kaybettiğimiz bir ortaklığın ağıtı gibi geldi.
Filmin en güçlü yanı, kimseyi kahramanlaştırmaması. Yalçın Güzelce, Meral Çetinkaya, Yaman Okay ve Menderes Samancılar'ın canlandırdığı karakterler ne kusursuz ne de kötü. Sadece hayatta kalmaya çalışan insanlar. Savaşın, kıtlığın, sınıf farkının ağırlığı onların omuzlarında ama hiçbiri "bakın ne kadar acı çekiyoruz" diye bağırmıyor. Yine de umut ediyorlar. Bence sinemanın en insani hali de bu: Umudu bir slogan olarak değil, bir alışkanlık olarak taşıyan insanları göstermek.
"Piano piano" yani "yavaş yavaş". Film de tam böyle ilerliyor, acele etmiyor, bağırmıyor, seni zorla ağlatmıyor. Ama bittiğinde bir köşede sessizce oturuyorsun. Ladri di Biciclette'te bir çocuğun gözünden babanın küçük düşüşünü izlemiştim. Burada çocuk, koca bir yoksul mahallenin hem tanığı hem sığınağı. Uçurtmayı Vurmasınlar'dan beri, çocuk gözüyle anlatılan hikayelerde bir şey beni hep yakalıyor. Çocuk yargılamaz, sadece görür. Bizi utandıran da o görmesi oluyor.
Beğenmeyenler "yavaş", "dağınık", "kasvetli" diyecektir. Biliyorum. Ama bu filme dertlerini hafifletecek bir oyalanma olarak bakanlar, ondan hep eksik kalan bir şey alacak. Bu film izlemekten çok, hatırlamak için var. Çocukluğunda hiçbir odanın kapısını çalıp "bir bardak şeker var mı?" diye sormamış olanlara anlatması zor.
Sonuçta Piano Piano Bacaksız, 1991'de İstanbul Film Festivali'nde En İyi Yönetmen ödülünü almış, Oscar'da Türkiye'yi temsil etmiş bir film. O sene aday olan filmlerden en başarılısı "Clint Eastwood"un yönettiği Unforgiven, kadrosunda Gene Hackman, Morgan Freeman gibi oyuncularıyla 4 ödül alıyor. Al Pacino'nun müthiş oyunculuğuyla en iyi erkek oyuncu ödülü aldığı film "Scent of a Woman" yine o sene listede olan filmlerden.
Ama benim için asıl ödül, bir evin odalarında dolaşırken kendi ellerimin soğuk olduğunu hatırlamam oldu.
Kendime Notlar
• Yoksulluk bazen insanı küçültür, bazen birbirine yaklaştırır. Asıl mesele, bunu hangisinin kazandığı.
• Bir çocuğun gözünden bakınca dünya daha az yalan söylüyor.
• Kapı aralığı kalan evlerde büyüyenler, kapıları kilitli yaşamayı hiçbir zaman tam öğrenemez.
• Umut, büyük laflarla değil, paylaşılan küçük şeylerle yaşar.
Bittiğinde bir süre sessiz kalmak isteyeceğiniz filmlerden biri. Yavaş yavaş…