Kağan

Geri

Trumbo (2015)

Blog 26 Eylül 2026
- Baba, ben komünist miyim?
+ Bilmem, diyelim ki okuldasın ve beslenme çantanda çok lezzetli bir sandviçin var. Yanında da yiyecek hiçbir şeyi olmayan aç bir arkadaşın duruyor. Ne yaparsın?
- Sandviçimi onunla paylaşırım.
+ Ona sandviçten bir ısırık alabilmesi için yüzde 6 faizle borç teklif eder misin?
- Hayır tabii ki!
+ Peki ya hak etmediğini söyleyip açlıktan gebermesini mi izlersin?
- Asla!
+ Tebrikler küçük hanım, resmi olarak bir komünistsin...


Trumbo (2015)

Yaşar Kemal bir yerde ne diyordu: "Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Düşünmeye çalışanları da hep öldürmüşler...". Aziz Nesin de boşuna dememişti hani: "Bu ülkede düşünce özgürlüğü var; ama düşündükten sonraki özgürlüğü kimse garanti edemiyor!" diye.
Yıl 1947 ya da 2026, coğrafya Amerika ya da bizim buralar... Hiç fark etmiyor. Muktedirlerin zihniyeti milat öncesi Roma’dan beri tek bir milim bile değişmedi. Düşünen, sorgulayan, adaleti mülkün değil insanın temeli sayan herkesi bir gün mutlaka "vatan haini", "öteki", "sakıncalı" ilan ediyorlar. Jay Roach’un yönettiği, Bryan Cranston’ın ise o muazzam oyunculuğuyla adeta bir anıt diktiği Trumbo, sadece bir Hollywood biyografisi değil; insanın kendi onurunu, vicdanını ve fikrini devlete teslim etmeme kavgasıdır.

Dalton Trumbo... 1940'ların Hollywood’unda en çok kazanan, kelimeleriyle stüdyoları zengin eden bir dahi. Ama aynı zamanda sendika hakkını savunan, ekmeği bölüşmeyi öğütleyen, Amerikan Komünist Partisi üyesi bir sosyalist. Sonra ne mi oluyor? İkinci Dünya Savaşı bitiyor ve kapitalist sistem yeni bir düşman icat etmek zorunda kalıyor: "Kızıl Tehlike!" McCarthy denilen faşist kafanın öncülüğünde kurulan Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi, Hollywood’un kapısına dayanıyor. Soru çok basit gibi "Komünist misiniz, değil misiniz?"

Oysa mesele hiçbir zaman komünizm falan değildi. Mesele, iktidarın bir insanın beyninin içine girip girme hakkını kendinde görüp görmemesiydi. Danton filminde ne diyordu: "Hukuku ona hizmet etmek bahanesiyle unutturmak istiyorlar. İktidarın korkuyla komşu olduğu, inancın kaybolduğu yalanını aşılıyorlar... Dürüst bir adamın katledilmesi için üç neden vardır: Samimidir, gerçeği söyler ve onları korkutur!". Amerikan Anayasası'nın Birinci Maddesi'ne, yani düşünce ve ifade özgürlüğüne yaslanıp o aşağılık komiteye boyun eğmedikleri için hapse atıldılar. Üniformalı devlet gardiyanları Trumbo'yu çırılçıplak soyup bir hayvan gibi ararken, aslında onun fikirlerini de o parmaklıklar ardında çürütebileceklerini sandılar. Ne büyük bir ahmaklık!

Hapisten çıkınca başlayan o kara liste (blacklist) dönemi ise insan denen varlığın sahteliğini bir kez daha yüzümüze vuruyor. Dün Trumbo'nun sırtını sıvazlayan yapımcılar, onun senaryolarıyla servet yapan stüdyo patronları bir anda selamı sabahı kesiyor. Hele o Hedda Hopper (Helen Mirren harika oynamış nefret edilesi o kadını) ve John Wayne gibi sözde "büyük vatanseverler"... Hani Ferhan Şensoy’un o nefis taşlamasında olduğu gibi: "Sabahtan akşama kadar millet, vatan, halk diye bağıracaklar... Birkaç sömürücünün kesesine satmışlardır vicdanlarını." İnsanları işsizlikle, açlıkla, itibarsızlaştırmayla terbiye etmeye çalışan bu riyakar güruh, Trumbo’nun kapısını kilitleyip onu açlıktan ölmeye mahkum etmek istedi.

Ama unuttukları bir şey vardı: Bir yazarın elinden adını alabilirsiniz, ama kelimelerini asla!

İşte filmin beni canevimden vuran, sinema tarihinde unutulmazlar arasına giren o küvet sahnesi... Boynunda havlusu, ağzında sigara, kafasında uykusuzluğun ve o küvetin içine konmuş bir tahta parçasının üzerinde daktilo tuşlarına vuran Trumbo! Günde 18 saat, parmakları patlayana kadar yazmak... İsmi yasaklandığı için takma adlarla, başkalarının adına ucuza B-tipi filmler yazmak. John Goodman’ın canlandırdığı ucuz film yapımcısı King Kardeşler'in ofisine girip beyzbol sopasıyla o siyasi ahlak bekçilerini kovduğu sahneye nasıl güldüm anlatamam 😃 Adamlar kapitalizmin en çiğ hali ama en azından sahte değiller: "Ben politikadan anlamam hacı, bana bilet sattıracak senaryo yazacak adam lazım!" diyorlar.

Ve sinema tarihinin o en ironik, en muazzam tokadı: Roman Holiday (1953)!
Daha önce Audrey Hepburn'ü ve Roman Holiday'i yazarken içim titremişti. Bir prensesin o boğucu protokollerden kaçıp bir günlüğüne özgür kalışını anlatıyordu hani... Meğer o masal gibi, naif, zarif hikayeyi yazan adam... bir bodrum katında, adı yasaklanmış, vatan haini ilan edilmiş Dalton Trumbo'dan başkası değilmiş! Senaryoyu dostu Ian McLellan Hunter'ın adına veriyor. Film Oscar kazanıyor! Bütün Hollywood ayağa kalkıp alkışlarken, o filmin gerçek yaratıcısı evinde televizyonun karşısında sessizce sigarasını tüttürüyor. Ardından The Brave One (1956) ile "Robert Rich" adıyla bir Oscar daha kazanıyor. Sahneye kimse çıkamıyor çünkü Robert Rich diye biri yok! Bir hayalet, Hollywood'un bütün o kibirli, faşizan düzeniyle taşak geçiyor adeta.

Tabi direniş öyle filmlerdeki gibi sadece kahramanlık tiradlarından ibaret değil. Film bunu da gizlemiyor, Cleo'nun ve kızı Nikola'nın omuzlarına binen o ağır yükü görüyorsunuz. Kendi haklı davasına öylesine saplanıp kalıyor ki Trumbo, bir ara sevdiklerini ihmal eden, evin içinde herkese emirler yağdıran huysuz bir diktatöre dönüşüyor. İnsan bazen dışarıdaki canavarla savaşırken kendi içinde de canavarlaşabiliyor; işte sinemayı gerçek kılan da bu zaafları saklamaması.

1960 yılına gelindiğinde, Kirk Douglas’ın cesaretiyle Spartacus’ün ve Exodus’un jeneriğine "Senaryo: Dalton Trumbo" yazıldığı o an... İşte orada insanın boğazına bir yumru oturuyor. "Ben Spartaküs'üm!" çığlığı, sadece Roma arenasında değil, 20. yüzyılın cadı avında da karşılık buluyor. Kara liste deliniyor, sis dağılıyor.

Trumbo’nun 1970’te Amerikan Senaristler Birliği’nden ödül alırken yaptığı konuşma, bu filmin ve aslında bütün bu mücadelenin nihai özetidir:
"O karanlık döneme dönüp baktığınızda kahramanlar ya da hainler aramayın; çünkü orada sadece kurbanlar vardı. Herkes bir korkunun esiri olmuştu..."

Ama yine de bazı kurbanlar vardır ki, başlarını öne eğmezler. Tarih, isimlerini karalamaya çalışan o korkak muktedirleri çöplüğe atarken; bir küvetin içinde inatla daktilo tuşlarına vuranları altın harflerle yazar.

Kendime Notlar:

• Bir insanın düşüncelerini yargılamaya kalkan her iktidar, özünde kendi acizliğinden ve korkusundan beslenir.

• İsimleri silebilirler, kitapları toplatabilirler, insanları zindanlara atabilirler; ama doğru söylenmiş tek bir cümleyi bile yok edemezler. Kelimeler hapsedilemez.

• Direnmek sadece meydanlarda bağırmak değildir; bazen kimsenin görmediği bir köşede, inatla üretmeye ve doğru bildiğini yapmaya devam etmektir.

• Ne diyordu Bertolt Brecht: "Düşünmek bir tuzaktır, akıl dürter huzuru. Mutlu yaşamak için aptal olmak gerekli..."

Huzur içinde uyu ihtiyar...

Gallery