"Sen delisin."
"Bazen işe yarıyor."
Benny & Joon (1993)
Dünya, kendi koyduğu o dar ve kaskatı "normallik" sınırlarının dışına taşan insanları her zaman ya tehlikeli ya da acınası bulmuştur. Bir kalıba sığamayan, fazlasıyla hassas, hissettiklerini saklayamayan ruhları hemen bir klinikle, bir teşhisle ya da duvarların ardıyla terbiye etmeye çalışır. Jeremiah Chechik'in 1993 yapımı "Benny & Joon"u, işte bu hoyrat dünyanın kıyısında duran, kendi dünyasında yaşayan, kırılgan ve bir kalıba sığmayan insanların dünyasına açılan sıcacık, naif ama bir o kadar da derin bir pencere. 90'ların o kendine has melankolisini ve samimiyetini öyle güzel taşır ki, izlerken insanın boğazına bir düğüm oturur ama yüzünden de o buruk tebessüm bir an olsun eksilmez.
Filmin merkezindeki Joon (Mary Stuart Masterson), dünyanın gürültüsüne karşı derisi olmayan, ruhu renklerle ve fırça darbeleriyle nefes alan bir kadın. Şizofreni teşhisinin çok ötesinde; o sadece bu sert dünyada kendini güvende hissetmek için kendi ritüellerine, kendi kurallarına sığınan bir çocuk aslında. Karşısında ise anne ve babasını kaybettikten sonra bütün hayatını, gençliğini ve hayallerini kardeşini korumaya adamış ağabeyi Benny (Aidan Quinn) var. Benny'nin sevgisi o kadar sahici, fedakarlığı o kadar büyük ki ona hayran olmamak elde değil. Ama sevgi, bazen farkında olmadan en korunaklı hapishaneye dönüşebilir. Benny kardeşini korumak isterken, onu hayatın kendisinden, hata yapma ve büyüme hakkından mahrum bırakan bir gardiyana dönüştüğünü uzun süre fark edemez. Birini sevmek onu cam bir fanusta saklamak mıdır, yoksa rüzgarı hissetmesine izin vermek mi?
Ve sonra hayatlarına Sam girer... Johnny Depp'in kariyerinin belki de en masalsı, en zarif performansıyla canlandırdığı Sam karakteri, sıradan bir rol değil; sinemanın babası olarak gördüğüm o eşsiz deha Buster Keaton'a baştan ayağa adanmış muazzam bir saygı duruşudur. Johnny Depp bu role hazırlanırken boşuna haftalarca fiziksel tiyatro ustası Dan Kamin ile çalışmamış, Keaton'ın filmlerini kare kare ezberlememiş. Sam’in başındaki o düz tepeli "pork pie" şapkası, bol ceketi, askılı pantolonu ve en önemlisi Keaton’ın o meşhur "The Great Stone Face" (Taş Yüz) melankolisi... En absürt, en akrobatik numaraları yaparken bile yüzündeki o donuk, hüzünlü ve çocuksu ciddiyeti bir an olsun bozmaması tek kelimeyle bir Keaton reenkarnasyonudur. Parkta şapkasıyla yaptığı o akrobatik şov, yerçekimini hiçe sayarcasına kapıya yaslanıp kayışı ve filmin sonunda Joon'un hastane penceresine ağaçtan iplerle sallanması, Keaton’ın o tehlikeli ve dahi beden sinemasının 90'lar banliyösüne taşınmış halidir.
Üstelik Sam’in cansız nesnelerle kurduğu bağ da bütünüyle Keatonvari bir mekanik zekanın ürünü. Ütüyle kaşarlı tost yapışı, tenis raketiyle patates püresi ezişi... Eşyalar onun elinde birer zorunluluk değil, şiirsel bir oyun aracına dönüşüyor. (Tabii lokantada iki çatala batırdığı ekmeklerle yaptığı o masa dansıyla Charlie Chaplin’in Altına Hücum / The Gold Rush filmine çaktığı o zarif selamı da unutmamak gerek). Sam okuma yazma bilmez; kelimelerle, modern dünyanın o kof cümleleriyle arası hiç yoktur. Ama tam da bu yüzden, sessiz sinema döneminin o saf ve evrensel diliyle konuşur. Jestlerle, bakışlarla ve bedenle.
Sam'in Joon'a yaklaşımı da filmin kalbini oluşturuyor. Çünkü Sam, Joon'a bir "hasta" olarak bakmaz. Doktorların, kasabanın ya da Benny'nin gördüğü o "sorunlu vakayı" değil; sadece Joon'u görür. Onun resimlerini anlar, krizlerini yargılamaz, tuhaflıklarına kendi zarif deliliğiyle karşılık verir. Benny'nin telaşla "O hasta Sam!" dediği anda, Sam'in o saf kabullenişi aslında bütün topluma verilmiş bir derstir. Kim gerçekten sağlıklıdır ki? Duygularını bastıran, başkalarının hayatını kontrol etmeyi marifet sanan, kendi yalnızlıklarından kaçan o "normal" yetişkinler mi yoksa sevgisini de acısını da tüm çıplaklığıyla yaşayan bu iki uyumsuz ruh mu?
Benny'nin kontrolü kaybetme korkusuyla patlak veren kriz ve Joon'un otobüsteki o boğucu panik anı, hepimize sevginin sınırlarını sorgulatır. İnsan en çok sevdiklerine zarar verir bazen; korumak isterken yaralar, sahiplenmek isterken boğar. Benny'nin hastane kapısında Ruthie ile yaptığı konuşma ve nihayetinde kardeşinin kendi seçimlerini yapmasına izin vermesi, gerçek sevginin aslında "bırakabilmek" olduğunu gösteren çok olgun bir kırılma anıdır. Filmin sonunda akülü sandalyelerle yaptıkları o büyük vals dansı... Kendi kusurlarıyla, kendi eksikleriyle, olduğu gibi var olabildikleri o an… İnsanlık tarihinin en estetik ve en samimi valslarından biri. Sanki "Onlar bize benzemek zorunda değiller, biz onlara benzemek zorunda değiliz, biz sadece birbirimiz için yeterliyiz" diyorlar.
Kendime Notlar
- Bir insanı gerçekten sevmek, onu kendi korkularının kafesine kapatmak değil; onun kendi kanatlarıyla uçmasına ve gerekirse yere düşmesine izin vermektir.
- Dünyanın "deli" ya da "tuhaf" diye yaftaladığı insanlar, çoğu zaman bu dünyanın kabalığına ve riyasına dayanacak kadar kalın bir zırh edinememiş saf ruhlardır.
- Bazen kelimeler sadece araya giren fazlalıklardır. Buster Keaton ve sessiz sinemanın bize öğrettiği gibi, tek bir bakış, ütüyle yapılan bir tost ya da bir şapka hareketi kalbi anlatmaya fazlasıyla yeter.
- "Normal" olmak övünülecek bir şey değildir. Çoğu zaman ruhunu ve masumiyetini toplumun vasatlığına kurban etmenin diğer adıdır.
Benny & Joon, hayatın bütün ağırlığına rağmen insanın içine saf bir sıcaklık, kırık ama direnen bir umut bırakan unutulmaz bir 90'lar klasiği.
Aşk, iki kusursuz insanın karşılaşması değil.. iki yaralı ve "uyumsuz" ruhun, bu kaba dünyanın ortasında birbirlerinin deliliğine sığınabilmesidir.