Grave of the Fireflies bittiğinde ekrana bakarken hissettiğim o boğucu çaresizliği ve yanaklarımdan süzülen yaşları durduramayışımı unutmam mümkün değil. Çoğu insan animelerin sadece çocuklara hitap eden, neşeli ve renkli dünyalar olduğunu düşünür; ancak Isao Takahata'nın 1988 yapımı bu şaheseri, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en ağır, en kahredici ve savaşın gerçek yüzünü en çıplak haliyle gösteren yapımlarından biri. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde, bombaların yerle bir ettiği bir Japonya'da hayatta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin, Seita ve küçücük Setsuko'nun o yürek parçalayıcı hikayesi adeta insanın ruhunda kocaman bir yara açıyor. Üstelik bir animasyonun insanı böylesine derinden sarsabilmesi, başlı başına bir sinema mucizesi.
Tüm zamanların en iyi savaş filmlerinden biri olarak gösterilen ve Japon animasyonunun en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen yapım, Akiyuki Nosaka'nın 1967 çıkış tarihli aynı adlı yarı öz yaşam öyküsel kısa hikayesine dayanıyor. Hikaye, 1945'te Japonya'daki savaş esnasında kız kardeşini yetersiz beslenme sebebiyle kaybeden Nosaka'nın yaşadıklarını temel alır. Kız kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu tutan yazar, bu romanı olayı telafi etmek ve trajediyi kabullenmesine yardım etmesi için kaleme almıştır. :((
Filmin en can yakıcı tarafı, cephede savaşan askerleri değil, savaşın asıl kurbanı olan masum çocukları ve savaş dönemindeki o korkunç toplumsal duyarsızlığı anlatması. Seita'nın, küçük kız kardeşini hayatta tutabilmek için verdiği o onurlu ama bir o kadar da çaresiz mücadele; Setsuko'nun o meşhur teneke şeker kutusuna (Sakuma drops) sıkı sıkıya sarılışı, her bir şeker tanesinin tükenişiyle birlikte umutlarının da nasıl yavaş yavaş eriyip bittiğini görmek tarifsiz bir acıydı. Bu çocukların asıl savaştığı şey gökyüzünden yağan Amerikan bombalarından ziyade, kendi akrabalarının, o "büyük" insanların soğuk ve bencil umursamazlığıydı aslında. Tıpkı Steven Spielberg'in "War Horse" (2011) filminde; siperlerin, top tüfeğin arasında hiçbir taraf tutmayan, yetişkinlerin o anlamsız savaşında sadece hayatta kalmaya çalışan o saf, günahsız atın (Joey) çaresizliğinin insanın içine işlemesi gibi... Ya da Roberto Benigni'nin "Life is Beautiful" filminde babanın oğlunu savaşın vahşetinden bir oyunla korumaya çalışmasındaki o yürek burkan çaba neyse, Seita'nın da ateşböceklerinin ışığında kardeşine yaşatmaya çalıştığı o masum dünya hissi de tam olarak aynı şiddette bir kalp kırıklığı yaratıyor.
Özellikle o gece mağarada ateşböceklerinin öldüğünü gören Setsuko'nun "Neden ateşböcekleri bu kadar çabuk ölmek zorunda?" diye sorduğu o masum sahne, sanırım sinema tarihinin en saf, en hüzünlü anlarından biridir. O ateşböcekleri sadece küçük böcekleri değil, savaşın ortasında çaresizce yanıp sönen o kısacık masumiyetleri, yitip giden çocuklukları temsil ediyordu. Bu filmi ilk izlediğinizde saatlerce etkisinden çıkamazsınız, ama içinizde bıraktığı o koca boşluk ve tarifsiz acı yüzünden hayatınız boyunca ikinci kez izlemeye kolay kolay cesaret edemezsiniz.
Kendime Notlar
- Savaşlarda aslında hiçbir taraf kazanmaz; savaşın tek bir mutlak mağlubu vardır, o da masumiyet ve çocuklardır.
- Toplumun merhametsizliği, bencilliği ve o soğuk yüzü, bazen gökten yağan bombalardan çok daha öldürücü olabilir.
- Karnı tok olanların, açlıkla ve ölümle savaşanlara verdiği o kibirli tavırlar ve akıllar insanlığın en büyük utançlarından biridir.
- Küçücük bir meyveli şeker ya da parlayan bir ateşböceği, insanın hayata tutunması için yeterli bir umut ışığı olabilir; ta ki o ışık sönene dek.
Grave of the Fireflies, savaşın vahşetini kan ve kurşunlarla değil; açlık, kimsesizlik ve tükenen bir kutu şekerin üzerinden anlatan, insanı kendi insanlığından utandıran kusursuz bir trajedi.
Bazen dünyadaki en büyük karanlık savaşın kendisi değil, o savaşta ölen masum çocuklara gözlerini kapatan insanların vicdansızlığıdır.