Kağan

Geri

Brokeback Mountain 2005

Blog 28 Ağustos 2026

Brokeback Mountain'ı izlediğimde filmin jeneriği akarken ekrana öylece bakarken, boğazımda koca bir düğümle koltukta çakılıp kaldım. Ang Lee'nin 2005 yapımı bu başyapıtı, dışarıdan bakıldığında sadece "imkansız" bir aşk hikayesi gibi görünse de aslında toplumun, korkuların ve zamanın arasına sıkışmış, yaşanamayan koca bir hayatın trajedisini o kadar sessiz ve derinden işliyor ki... O görkemli dağların, uçsuz bucaksız doğanın hissettirdiği özgürlük ile Ennis ve Jack'in gerçek hayattaki boğucu ve dar dünyaları arasındaki tezatlık beni her sahnede bir kez daha vurdu.

Filmdeki o muazzam sessizlik ve bastırılmışlık hissi, özellikle Ennis'in (Heath Ledger) her mimiğinde, o kilitli çenesinde ve kaçamak bakışlarında adeta vücut buluyor. Sevdiği adama dokunmaktan, hislerini yaşamaktan o kadar korkan, içine kapanık bir adamın çaresizliğini izlemek çok ağır. Jack'in o meşhur, "Keşke senden nasıl vazgeçeceğimi bilseydim," (I wish I knew how to quit you) repliği sırasındaki çaresiz yakarışı ve Ennis'in ona verdiği o acı dolu karşılık... Sanki o an, yıllar boyu biriken tüm o yutkunmaların, çalınmış yılların ve prangaların bir volkan gibi patlamasıydı. Jack'in o büyük patlaması sadece bu cümleyle de sınırlı kalmaz; "Birlikte çok güzel bir hayatımız olabilirdi... Ama şimdi elimizde kalan tek şey Brokeback Dağı!" (So what we got now is Brokeback Mountain...) diye haykırdığında, çalınmış yıllarına ve korkulara kurban giden mutluluklarına isyan eder. Oysa bir zamanlar "Biliyorsun böyle olabilirdi, hep böyle, sonsuza dek" (You know it could be like this, just like this, always) diyerek ne saf bir umut beslemişti... Ve tüm bu karşı konulamaz, imkansız aşkın en güzel özetini de aslında en başından yapmıştı: "Bunun dizginleri yok. Kendi bildiğini okur." (There ain't no reins on this one. It plays its own way.)

Ennis karakterine o eşsiz derinliği katan Heath Ledger'a burada ayrı bir parantez açmadan geçemeyeceğim. Çoğumuz onu zihinlere kazınan unutulmaz Joker performansıyla sevip benimsedik ama benim için onun yeri her zaman çok daha eskilere dayanıyor. Henüz 28 yaşında, çok genç yaşta kaybettiğimiz bu dev yetenek, aslında "10 Things I Hate About You" filmindeki o şahane oyunculuğuyla kalbimi çalmıştı. Büyüleyici güzelliği ve harika performancıyla o filmi çok yukarılara taşıyan Julia Stiles'ın karakteri için, lise stadyumunun basamaklarında güvenlikten köşe bucak kaçarak söylediği o "Can't Take My Eyes Off You" şarkısı... O sahneyi ne zaman aklıma getirsem, açar şarkıyı mutlaka o film kesitiyle birlikte tekrar tekrar dinlerim. O filmdeki ele avuca sığmaz romantik serseriden, Brokeback Mountain'daki kendi içine hapsolmuş sessiz ve yaralı Ennis'e dönüşebilmesi, onun ne kadar olağanüstü bir aktör olduğunun en acı ve güzel kanıtı.

Beni en çok yıkan ve film bittikten sonra bile hiç aklımdan çıkmayan kısım ise şüphesiz finaldeki o dolap sahnesiydi. Ennis'in, Jack'in yıllar önce kaybolduğunu sandığı kanlı gömleğini kendi gömleğinin içine geçirilmiş halde bulması... Sadece iki eski kumaş parçası üzerinden, yıllarca dile dökülemeyen o büyük aşkın, o koruyup kollama güdüsünün bu kadar saf, bu kadar can yakan bir şekilde sembolize edilmesi inanılmazdı. "Jack, yemin ederim..." ("Jack, I swear...") diyerek o gömleğe sarıldığı an, aslında sadece kaybettiği aşkına değil, korkuları yüzünden cesaret edip de yaşayamadığı kendi hayatına da edilen bir vedaydı. 

Filmin vizyona girdiği dönemde kopardığı fırtınaları ve maruz kaldığı o yoğun homofobik tepkileri de unutmamak gerek. Sadece iki erkeğin birbirini sevmesini, üstelik bunu Amerikan kültürünün en "erkeksi" ve dokunulmaz figürlerinden biri olan kovboylar üzerinden anlatmasını hazmedemeyen, sırf bu yüzden filmden nefret eden koca bir kitle oldu. Oysa sevgi, böylesi sığ kalıplara ya da önyargılara sığdırılamayacak kadar evrensel ve saf bir duygudur. Brokeback Mountain'dan sadece konusu yüzünden iğrenen veya uzak duranlar, aslında kendi dar pencerelerinden bakıp insan doğasının en kırılgan, en gerçek acılarından birini ve muazzam bir sinema deneyimini kaçırdılar. Nefretin, sevgiyi ve insanı anlamanın önündeki en büyük engel olduğunu, bu başyapıta gösterilen o anlamsız tepkilerle bir kez daha görmüş olduk.

Kendime Notlar
- Bazen en büyük hapishaneler demir parmaklıklarla değil, toplumun yargıları ve kendi korkularımızla inşa edilir.
- Sırf başkaları onaylıyor diye kendimize kurduğumuz o sahte ve güvenli hayatlar, günün sonunda içinde hapsolduğumuz en büyük cehennemimiz olur.


Brokeback Mountain, korkunun sevgiyi nasıl yendiğini ve ertelenen hayatların ne kadar ağır bir bedeli olduğunu anlatan, insanın kalbini usulca ama geri dönülemez bir biçimde kıran bir başyapıt.

Bazen bir gömleğin yakasında asılı kalan yaşanmamışlıklar, yaşanmış koca bir ömürden çok daha ağır çeker.

Gallery