Ingrid'i ilk keşfettiğim yıllar sanırım 20 sene kadar öncesinde bulduğum her filmini izlemeye başlamıştım. O zamanlar tabi Gaslight nedir bilmiyorum. Hayatıma Gaslighting de eklenmişti, biraz hazırlıklı olmamı sağladı kimse beni delirtemez :D. Yıllar sonra tekrar izlemek istedim bu filmi, ya da Ingrid'i göresim gelmiş de olabilir bilemiyorum, şüpheli.
George Cukor'un yönettiği, başrollerini Charles Boyer, Ingrid Bergman, Joseph Cotten ve daha gencecik, hatta ilk filminde olan Angela Lansbury'nin paylaştığı 1944 yapımı Gaslight (Işıklar Sönerken), sadece eski usül bir psikolojik gerilim değil. Aslında insanın kendi zihnine olan güveninin nasıl sinsice çalınabileceğinin çok çarpıcı bir örneği. Yeni evli Paula'nın (Ingrid Bergman), kocası Gregory (Charles Boyer) ile beraber teyzesinden miras kalan Londra'daki o kasvetli eve taşınmasıyla başlayan hikaye, hepimizin o derinlerdeki korkusuna dokunuyor: "Acaba aklımı mı kaçırıyorum?" Film ilerledikçe biz de Paula ile birlikte o loş, gölgeli evin içine hapsoluyoruz; tavan arasından gelen tuhaf ayak seslerini duyuyor, kendi kendine kısılan gaz lambalarına bakıp "ben de mi delirdim" diye düşünüyoruz.
Filmdeki o yavaş yavaş artan delilik hissi, izleyicinin de sinirlerini bozuyor gerçekten. Gregory'nin Paula'yı dış dünyadan kasten koparması, kaybolan ufak tefek eşyalar üzerinden kurduğu o psikolojik baskı ve en kötüsü de Paula'yı kendi hafızasına güvenemez hale getirmesi... Adam kadına bir kere bile el kaldırmıyor ama zihnini resmen bir zindana çeviriyor. Özellikle Paula'nın o büyük salonda tek başına oturduğu ve lambaların ışığının yavaş yavaş kısıldığı anlar, filmin en boğucu kısımlarıydı benim için. Orada sadece korkmuş bir kadın görmüyoruz; en güvendiği insan tarafından kendi gerçekliği çalınan bir kurbanın çırpınışını izliyoruz. Bu tarz bir psikolojik işkence, bana kanlı bıçaklı bir cinayet geriliminden çok daha ürkütücü geliyor nedense.
Filmi benim gözümde bu kadar unutulmaz yapan şey, kesinlikle Ingrid Bergman'ın o yürek burkan performansıydı. Filmin başında cıvıl cıvıl, aşık bir kadınken, zamanla gözlerindeki o korku dolu boşluğa, titreyen ellerine şahit olmak gerçekten içimi acıttı. Kendisine aşık olarak tekrar izlediğim için filmi biraz fazla acıttı da diyebilirim. Kadının yüzündeki o paramparça ifade, çaresizliğin ta kendisi gibiydi. Bir yandan da, daha gencecik bir kızken ilk defa kamera karşısına geçen Angela Lansbury'yi evin ukala ve şımarık hizmetçisi Nancy rolünde izlemek ayrı bir tat kattı filme. Nancy'nin Paula'ya o üstten bakan küçümseyici halleri ve kocası Gregory ile olan o tuhaf flörtleşmeleri, evin içindeki o zehirli ve tekinsiz havayı iyice ağırlaştırıyordu.
Gaslight'ın beni en çok etkileyen yanlarından biri de mekan kullanımı oldu. O dönemin Viktorya tarzı Londra evi, adeta nefes alan, karanlık bir baş karaktere dönüşüyor. Evin loş koridorlarında dolanırken o klostrofobik hissi ekran başında siz de yaşıyorsunuz. Gerilimin, sadece bir fısıltıyla, bir bakışla ve kısılan bir gaz lambasıyla nasıl tavan yapabileceğini görmek gerçekten büyüleyici.
Günümüzde "gaslighting" dediğimiz, yani birini kendi hafızasından ve gerçekliğinden şüphe etmeye zorlama terimi işte tam da bu filmden geliyor. Aslında insan ilişkilerindeki manipülasyonun ne kadar korkunç boyutlara ulaşabileceğini gösteriyor bize. En tehlikeli düşman dışarıdan gelmiyor; en güvendiğimiz kişinin zihnimize ektiği şüphe tohumları bizi içeriden bitiriyor. Filmin sonlarına doğru Paula'nın kendi gücünü fark ettiği o muazzam yüzleşme sahnesinde hissettiğim rahatlama ve tatmin duygusunu ise kelimelerle anlatmam zor.
Kendime Notlar
- En büyük hapis, insanın kendi aklına olan güvenini kaybetmesidir; parmaklıkları olmayan bu hapishaneden kaçmak gerçekten çok zor.
- Gerçek tehlike dışarıdaki yabancılardan değil, bazen en sevdiğiniz insanın size attığı o sinsi bakışlardan gelir.
- Ingrid Bergman'ın gözlerindeki o kırılganlık, aslında içinde ne kadar büyük bir güç taşıdığının en güzel kanıtı. <3
- Bir filmin geçtiği mekan sadece dekor değildir; o karanlık ve dar ev, en az karakterler kadar hikayeyi yönlendiriyor.
- Bazen en çaresiz anında zayıfmış gibi görünmek, intikam için oynayabileceğin en akıllıca roldür.
Karanlıkta kısılan bir lambanın ışığı sadece odayı değil, zihnimizin içindeki doğruları da karartabilir; ta ki kendi ışığımızı yeniden yakmayı öğrenene kadar.