Alfred Hitchcock'un kendi filmini (1934 yapımı olanı) yeniden çektiği 1956 yapımı The Man Who Knew Too Much (Çok Şey Bilen Adam), sıradan insanın bir anda kendini uluslararası bir kaosun ortasında bulmasını anlatan, gerilimi ince ince işleyen bir başka başyapıt. Fas'ta huzurlu bir tatil yapan Amerikalı McKenna ailesinin (James Stewart ve Doris Day), bir cinayete tanık olmaları ve kulaklarına fısıldanan ölümcül bir sırrın ardından hayatlarının kabusa dönüşmesini izliyoruz. Tıpkı Rear Window'da olduğu gibi, burada da "bilmek" başlı başına bir lanete dönüşüyor. Ancak bu kez tekerlekli sandalyenin getirdiği fiziksel kısıtlamanın yerini, çok daha acımasız ve kalpte hissedilen bir esaret alıyor. Kaçırılan bir evlat. Film boyunca, Ben ve Jo ile birlikte o çaresizliğin, sırrı polise anlatamamanın verdiği o boğucu baskının altında eziliyoruz.
Filmin en vurucu yönlerinden biri, sıradanlığın ve güvenliğin aniden nasıl paramparça olabildiğini göstermesi. Güneşli ve egzotik Marakeş sokaklarındaki o renkli ve neşeli atmosfer, sırtından bıçaklanan bir adamın son nefesinde verdiği sırla bir anda tekinsiz bir cehenneme dönüşüyor. Hitchcock, tehlikenin sadece karanlık sokaklarda değil, en kalabalık meydanlarda, hatta en saygın konser salonlarında bile kol gezdiğini hissettiriyor. Çocuğunu kurtarmak için zamana karşı yarışan bir babanın, James Stewart'ın o alıştığımız naif ama kararlı duruşuyla ekrana yansıyan çırpınışları, izleyiciyi empati sınırlarının ötesine taşıyor.
Bu karanlık tabloya ruh katan, filmin duygusal yükünü sırtlanan isim ise şüphesiz Doris Day'in canlandırdığı Jo McKenna karakteri. Başlangıçta mutlu bir eş ve eski bir şarkıcı olarak gördüğümüz Jo'nun, çocuğunun kaçırıldığını öğrendiği o anlarda yaşadığı histeri, inkar ve sonrasında gelen o vahşi anne içgüdüsü inanılmaz derecede gerçekçi. Hele o meşhur "Que Sera, Sera" (Her Şey Olacağına Varır) şarkısının filmdeki dönüşümü... Başlangıçta oğluna söylediği tatlı, kaderci bir ninni olan bu melodi, filmin sonunda devasa bir elçilik binasında yankılanan, çaresiz bir annenin oğluna ulaşmak için attığı çığlığa, adeta hayat kurtaran bir can simidine dönüşüyor. O şarkının merdivenlerden aşağı süzülen incecik bir çocuk sesiyle karşılık bulduğu an, sinema tarihinin en duygusal ve tüyleri diken diken eden anlarından biridir.
Gerilimin sanata dönüştüğü, kelimenin tam anlamıyla zirve yaptığı yer ise meşhur Royal Albert Hall sahnesi. Yaklaşık 12 dakika süren, neredeyse hiç diyalog içermeyen bu sekansta Hitchcock, bizi müziğin ritmine hapsediyor. Bernard Herrmann'ın o muazzam "Storm Clouds" kantatı eşliğinde, suikastçının silahını doğrulttuğu, kurbanın beklediği ve Jo'nun çaresizce kalabalıkta çırpındığı o anlar... Tek bir zil sesine (cymbal crash) endekslenmiş o cinayet planını izlerken, müziğin yükselişiyle birlikte kalp atışlarınızın da hızlandığını hissediyorsunuz. Zil sesini beklerken yaşanan o sessiz sinir harbi, Hitchcock'un izleyiciyle nasıl ustaca oynayabildiğinin, görsel işitsel bir gerilim nasıl yaratılır dersinin ta kendisidir.
İnsan bazen gerçekten de çok şey bilmemelidir.
Kendime Notlar
- Bilgi her zaman güç değildir; bazen taşınması imkansız, sevdiklerinizi tehlikeye atan ölümcül bir yüktür.
- Hayattaki en büyük gerilim, tehlikeyi görmek ama sevdiklerinize zarar gelmemesi için susmak zorunda kalmanın verdiği o paralize edici çaresizliktir.
- Hitchcock'un ustalık alametifarikası.. En güvenli hissettiğiniz yerler aslında en savunmasız olduğunuz yerlerdir.
Sıradan hayatlarımızın incecik bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve tesadüfen duyulan tek bir fısıltının, o ipliği sonsuza dek koparabileceğini unutmamak gerek.
Doris Day <3