Beklemek ama neyi beklemek?...
Yapacak bir şey yok.
En Attendant Godot / Samuel Beckett
"Yapacak bir şey yok" diye açılıyor oyun. Estragon'un ayakkabısıyla boğuşurken söylediği bu cümle, aslında oyunun tamamının özeti. İki adam, bir yol kenarında, çıplak bir ağacın altında, gelmeyeceği belli olan birini bekliyor. Bekliyorlar çünkü başka ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bekliyorlar çünkü beklemek, var olmanın kendisi olmuş onlar için.
Peki Godot kim?
Beckett'a sormuşlar, "Godot Tanrı mı?" diye. Adam şöyle demiş: "Eğer Tanrı demek isteseydim, Tanrı derdim." Ama işin güzel tarafı şu: Godot'nun kim olduğu önemli değil. Godot, hepimizin beklediği şey. Kimimiz için Tanrı, kimimiz için aşk, kimimiz için terfi, kimimiz için "yarın her şey düzelecek" yalanı. Hepimiz bir yol kenarındayız aslında, çıplak bir ağacın altında, "yarın gelecek" diye kendimize söylediğimiz bir şeyi bekliyoruz. Gelmeyecek. Ama bekleyeceğiz. Çünkü beklemeyi bıraktığımız an, geriye ne kalır?
Hiç.
Vladimir ile Estragon'un ilişkisi beni çok derinden etkiledi. Birbirlerinden nefret ediyorlar gibi görünüyor ama ayrılamıyorlar. Sürekli "hadi gidelim" diyorlar, ama hiçbir yere gitmiyorlar. Ne güzel bir insan ilişkisi metaforu bu. Kaç kişiyle böyle değiliz ki? Gitmek istiyoruz ama gidemiyoruz. Kalmak istemiyoruz ama kalıyoruz. Neden? Çünkü yalnızlık, birlikte olmaktan daha korkutucu. Beckett burada, tıpkı Bergman'ın Scenes from a Marriage'da yaptığı gibi, iki insanın birbirine olan bağımlılığını en çıplak haliyle gösteriyor. Ama Bergman'da en azından bir geçmiş var, anılar var, paylaşılmış bir hayat var. Beckett'ta? Hiçbir şey yok. Sadece birbirlerinin varlığı. Ve bu, belki de daha dürüst olanı.
+Gidelim mi?
-Gidemeyiz.
+Neden?
-Godot'yu bekliyoruz.
+Ah, evet.
Bu diyalog oyun boyunca tekrar ediyor. Her tekrarında insanın içi biraz daha sızlıyor. Çünkü fark ediyorsun ki, aslında bu senin de günlük hayatın. Her sabah kalkıyorsun, aynı şeyleri yapıyorsun, aynı umutları taşıyorsun, aynı hayal kırıklıklarıyla yatıyorsun. Ve "yarın farklı olacak" diyorsun. Olmayacak. Ama yine de diyorsun. Çünkü demezsen, yapacak bir şey kalmıyor.
Pozzo ve Lucky ilişkisi ise bambaşka bir canavar. Pozzo, Lucky'yi iple bağlamış, köle gibi sürüklüyor. Lucky'nin boynunda ip, elinde bavul, ağzında köpük. Ve Pozzo ona "Düşün!" diye emrediyor. Lucky'nin o uzun, anlamsız, parçalanmış monologu... "Tanrının varlığı açısından bakıldığında... quaquaquaqua... beyaz sakallı... zaman dışı... ilahi ilgisizlik... ilahi sessizlik... ilahi afazi..." Bu monolog insanı hem güldürüyor hem de dehşete düşürüyor. Çünkü biz de böyle değil miyiz? Bize "düşün!" dendiğinde ne kadar anlamlı şeyler söylüyoruz gerçekten? Yoksa hepsi Lucky'nin monologu gibi birbirine karışmış, anlamsız, akademik jargonla süslenmiş boşluk mu?
Pozzo'nun şu repliği var, oyunun en ağır cümlelerinden biri:
"Bir mezarın üstünde doğuruyorlar, ışık bir an parlıyor, sonra yeniden gece."
Bu cümleyi okuduğumda Det Sjunde inseglet'teki Antonius Block'un Ölüm'le konuşmasını hatırladım. "Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz." Block Tanrı'nın sessizliğine isyan ediyordu. Godot'ta ise Tanrı'ya isyan bile yok. Tanrı zaten yok. Ya da var ama umurunda değil. "İlahi ilgisizlik" diyor Lucky. "divine apathia". Belki de en korkutucu cevap, cevabın olmaması değil, sorunun bile duyulmamasıdır.
Beckett'ın hayatını araştırdığımda bir şey öğrendim ki yazarken elim titredi. Adam İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direniş'ine katılmış. İrlandalı, tarafsız bir ülkenin vatandaşı, istese gidebilirdi. Ama kalmış. "Barıştaki İrlanda'ya, savaştaki Fransa'yı tercih ettim" demiş. Gestapo ağını çökerttikten sonra Suzanne'la birlikte Paris'ten kaçmış, aylarca saklanmış, beklemiş. İşte o "bekleme"yi düşünün. Bir çiftlik evinde, her an kapının çalınabileceği korkusuyla, hiçbir şey yapmadan, hiçbir yere gidemeden, sadece beklemek. Vladimir ve Estragon'un bekleyişi, Beckett'ın o tarlalarda, o ambar köşelerinde yaşadığı bekleyişin ta kendisi. Bunu bilince oyun farklı bir ağırlık kazanıyor.
Aklıma Cinema Paradiso'daki Alfredo'nun anlattığı hikaye geldi. 99. gün ayağa kalkan asker. Neden gitti? Kimse bilmiyor. Alfredo bile bilmiyor. "Anladığın zaman sen bana söylersin" diyor. Godot'ta da öyle. Godot neden gelmiyor? Neden bekliyorlar? Neden gitmiyorlar? Kimse bilmiyor. Beckett bile bilmiyor belki. Ama asıl soru şu: biz neden hala soruyoruz?
Bir de şu var, oyunun en acı veren yanı: ikinci perde birinci perdenin neredeyse aynısı. Aynı yer, aynı ağaç (bu sefer birkaç yaprak çıkmış, "umut mu bu?" diye soruyorsun kendine), aynı bekleyiş, aynı Godot'un gelmemesi. Beckett burada zamanın kendisini öldürüyor. Dün mü bugün mü? Fark eder mi? Vladimir soruyor: "Ben uyurken başkaları acı çekiyor muydu? Şimdi uyuyor muyum?" Bu soruyu ilk okuduğumda durakladım. Uzun uzun düşündüm. Gerçekten uyanık mıyız? Yoksa hepimiz yarı uykuda mı bekliyoruz, gelmeyecek bir şeyi?
Hep diyoruz ya biz, "hissederek yaşa." Ben de öyle demiştim Age of Adaline filmi yazısında. "Hayat, zamanın akıp gitmesi değil, hissetmeye cesaret edebildiğin anların toplamıdır" diye. Ama Beckett'ı okuyunca düşündüm: ya hissetmeyi de unuttuysan? Ya beklediğin şeyin ne olduğunu bile hatırlamıyorsan? Vladimir ve Estragon sadece beklemekle kalmıyor, neyi beklediklerini de unutuyor. İşte varoluşun en karanlık noktası bu. Anlam aramayı bile unutan bir zihin.
Şu anda bu yazıyı yazarken bile düşünüyorum: ben de bekliyor muyum? Neyi bekliyorum? Belki de Beckett'ın bize söylemeye çalıştığı şey şu: beklemeyi bırak. Ama gitmek de yok. Kalmak da yok. Sadece "olmak" var. Ve o "olmak" bile bir seçim değil, bir zorunluluk. Bunu kabullenmek, belki de Sisyphos'un kayasını omuzlamak kadar ağır ama bir o kadar da insani.
Deli bir adam bize, beklemenin anlamsız olduğunu söylüyorsa... ne biçim bir dünyadır burası?
Kendime Notlar
- Beklemek bir eylem değil, varoluşun kendisi. Ve belki de en korkutucu eylem.
- İnsan yalnızlıktan değil, yalnızlığının farkına varmaktan korkar.
- Anlam aramayı bırakmak da bir anlam. Ama bunu kabullenmek, Godot'yu beklemeye devam etmekten daha zor.
- "Yapacak bir şey yok" cümlesi, hem teslimiyetin hem de özgürlüğün kapısı olabilir.
- Bazen en dürüst cevap, cevabın olmadığını kabul etmektir. Alfredo da bilmiyordu, Beckett de bilmiyordu. Belki de bilmemek, bilmekten daha insani.
En Attendant Godot / Samuel Beckett
"Uyuyordum, başkaları acı çekiyordu."
Hala çekiyorlar. Hala uyuyoruz.
Hala bekliyoruz.